Van Gogh: Bir Din Adamı Nasıl Ressama Dönüştü?

Dâhilik ve deliliğin arasındaki çizgide düşlerini resmeden adam | Vincent Van Gogh

Van Gogh

Hayat bazen kimilerimize şans kapılarını kapatır, ideallerimize yürüdüğümüz yolda önümüze birtakım engeller çıkartır. Bizimse, yaşamımız boyunca şanslı veya başarılı sayılabilmek için bu engelleri aşıp zafere ulaşmamız gerekir. Bu zafere, tanıdığımız -ya da tanıdığımızı sandığımız- biri hiç erişemedi: Hollandalı ressam Vincent Van Gogh.

Adının anlamı Hollandaca “zafer” olan Vincent Van Gogh’un yaşamı boyunca elde edemediği zaferi kazanması için ölmesi gerekti… Bir mektubunda kardeşi Theo’ya “Kimi zaman zafer kazanmış olmaktan daha iyidir yenilgiye uğramak” demişti ama belki de iyimser olarak yorumlayacağımız bu bakış açışı, son nefesini verirken “Bunu bile başaramadım, ölümü bile…” demekten alıkoyamadı onu…



Hollanda’nın Groot Zundert köyünde 1853 yılında fakir ve dindar bir ailede doğdu Vincent Van Gogh. Babası sert bir Protestan rahibiydi. Farklı bir yaradılışı olduğu çocukluk çağlarında belli olan Vincent, hep yalnız kalmak isteyen, hırçın, içine kapanık, inatçı ama inançlı ve Tanrı sevgisiyle dolu bir çocuktu. Hayatı boyunca cebinde hep İsa Peygamber’in hayatını inceleyen bir kitabı taşıdı.

İlk eğitim döneminde ailesinin kısıtlı olanakları sebebiyle eğitimini tamamlayamadan yatılı olarak okuduğu okuldan alınıp, hayata atılarak kendi geçimini sağlaması için, bir resim galerisinde çalışan amcasının yanına gönderildi. Sanata olan ilk teması burada başlamıştı ama yeteneğini keşfetmeden önce tecrübe edeceği onca tutku, macera ve başarısızlık onu bekliyordu…

Van Gogh

 Burada ilk karşılıksız aşk tecrübesini yaşayıp o buhranın sürüklemesiyle işinden de olacaktı. İnzivaya çekildiği bu dönemde, dine olan eğilimi artmaya başladı ve sonunda dedesi ve babası gibi rahip olması gerektiğine kanaat getirdi. Metodist bir rahibin evine taşındı ve orada kaldığı süre boyunca toplu alanlarda dini sohbetler yapmaya başladı. Vaazlarında hüznü, acıyı derinlemesine işliyor, bu duyguları iyi duygularla kıyaslıyor ve sonunda fikirleri karmaşık, içinden çıkılamaz hale geliyordu. Amacı dinleyenlere manevi destek olmaktı fakat o insanların acılarını daha çok deşiyordu. Aynı zamanda dili de iyi kullanamadığı için başarılı olamadığı bu hatiplik tecrübesi hem ruhunu hem de bedenini daha çok zedeleyerek sonunda ailesinin yanına dönmesine yol açtı.



1876 yılında cebine eklediği yeni bir başarısızlıkla evine dönen Vincent, geçimini sağlamak için farklı uğraşlar denese de içindeki rahip olma arzusunu bastıramıyordu. Papazlar gibi kapkara giyinip, bu şekilde dolaşıyordu. Ailesi bu isteğini ve tutkusunu bir süre anlamlandıramasa da sonunda kabullendiler ve isteği üzerine Amsterdam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne gitmesine destek oldular. Sınavlara tüm gayretiyle çalışmasına rağmen kazanamayan Vincent, pes etmeyip Brüksel’de misyoner yetiştiren bir okula başvurdu ve Brüksel’e gitti. Birkaç aylık eğitimin ardından kimsenin gitmek istemediği en yoksul kesimlere gönüllü olarak gidip maden ocaklarında çok kötü şartlarda çalışan insanların arasında misyonerlik görevine başladı. Burada tüm eşyalarını etrafındaki yoksul insanlara dağıtıp kendine çuldan kıyafetler dikti. Çünkü etrafındaki bu aşırı yoksulluk onun temiz ve düzgün kıyafetler giyindiğinde utanmasına sebep oluyordu. Serbest vaizlikten kazandığı azıcık maaşını da dağıtıyor, günün sonunda kelimenin tam anlamıyla sefalet içinde yaşıyordu. Hayatlarına bu şekilde dokunduğu köylüler ve işçilerin “Çağdaş İsa’sı” olmuştu.

Van Gogh

1879 yılının başında farklı bir kasabaya Rahip yardımcılığı görevine atandı. Burada da aynı hayatı sürdürmeye devam ederken, bağlı bulunduğu kilisenin yapmış olduğu bir denetlemede hakkında rapor yazıldı. Yetkililer Vincent’in yaşam tarzının ‘kilisenin imajını’ zedeleyeceğini, bu zoraki sefaleti yersiz bulduklarını söyleyerek kendisini “mistik bir çılgın” olarak tanımladılar. Vincent “Onlar gibi yaşamazsak Tanrı’nın mesajını iletemeyiz” dese de bu düşünce tarzı kiliseye çok uzaktı. Aynı dönemde sağlık sorunları da iyice artıyordu ve durumunu öğrenen babası hemen yaşadığı yere gidip onu eve getirdi.  

Bu ağır yenilgiler onu iyiden iyi yıpratmıştı, artık çok sevdiği Tanrı’nın onu sevmediğini düşünüyordu ve o dönemde yavaş yavaş dini kimliğinden uzaklaşmaya başlasa da hayatı boyunca Tanrı’ya olan sevgisini ve bağlılığını asla kaybetmedi. Yaşamı boyunca gezdiği resim galerilerinde, sanat müzelerinde etkilendiği onlarca resim ve ressam olmuştu. Din adamı olma tutkusundaki yaşadığı son büyük hüsranla beraber düştüğü boşlukta, kardeşi Theo’nun da yönlendirmesiyle 28 yaşlarında, ölümüne sadece 9 yıl kala, resim yapmaya başladı. Evet, resim yapmaya çok geç başlamıştı. İlk önemli resmi olan “Patates yiyenler” tablosunu yaptığında 32 yaşındaydı. Vaizlik yaptığı dönemde ustaca cümleler kurarak anlatamadığı duygu ve düşüncelerini, resim yaparak aktaracağına inanmıştı.

Döneminde resim yapma sanatına bambaşka bir boyut katmış, konunun önemi olmadığı, sanatçının gördüğü değil görmek istediği eserlerin ortaya koyulmasını savunan bir düşüncesi vardı. Günümüzde bambaşka bir değere ve öneme sahip olan bu bakış açısı maalesef ki Vincent’ın yaşadığı dönemde pek itibar görmüyordu ve bu durum onu yine başarısız kılıyordu. Yaptığı resimlerde donmuş bir anı değil, o andan dışarı taşan sonsuz yaşamı ve canlılığı hissettirmek istiyordu. Bu çalışmalarında her şey hareket ediyor doğanın dinamizmini olduğu gibi yansıtıyordu. Ölümünden on yıllar sonra bazı bilim insanlarının türbülans (hava burgacı) üzerine yaptıkları fizik deneyleri çalışmalarından elde ettikleri formüllerin Vincent Van Gogh’un “yıldızlı gece” tablosundaki çalışmasıyla birebir örtüştüğü tespit edildi. Ve bu tarz türbülans çalışmalarını sadece akıl sağlığının yerinde olmadığı manik dönemlerinde yaptığı iddia edilmektedir.

Van Gogh

Hayatının sadece son 9 yılında resim yapmış, bu dönemde belki de 28 yaşına kadar bulamadığı kendini ifade etme biçimini bulmuştu. Belki de bu yüzden bu kadar bağlandı sanatına. Tek istediği düşüncelerinin ve bakış açısının anlaşılması ve bunu gelir kaynağı haline dönüştürebilmekti. Çünkü bütün maddi külfeti kardeşi Theo’nun üzerindeydi. Herhangi bir işte çalışmıyor, tüm gününü sadece resim yaparak geçiriyor ve yeni malzemeler alabilmek için küçük kardeşi Theo’nun göndereceği parayı ve mektubu bekliyordu. 9 yılda 800’ün üzerinde resim yaptı ve yaşadığı dönemde bu rekor sayıdaki çalışmasından sadece bir tane tablosu (Kırmızı üzüm bağları) satılabildi.



Tablolarını satmaya çalıştığı bir dönemde, sonrasında resmini de yapacağı Tanguy’un butik sergi salonunda modern resmin babası olarak bilinen ressam Cezanne ile karşılaştı. Vincent Van Gogh’un yanında birden fazla resmi vardı ve bunlardan bir tanesi de (şu an ünlü resimlerinden biri olan) “Botlar” tablosuydu. Burada ölüm ve yaşam yolculuğunu anlatmak istemişti. Bu resim ve anlamı o an orada bulunan -Vincent dışındaki- herkese anlamsız gelmişti, çünkü farklıydı… Cezanne adını hiç duymadığı bu tuhaf adamın resimlerini inceledikten sonra “Doğrusunu isterseniz pek beğenmedim, bunları sanki bir deli yapmış gibi.” dedi. Günümüzde 20. yy sanatını derinden etkileyen çok önemli bir sanat insanı olarak tanımladığımız Cezanne bile, o gün çağın çok ilerisinde olan bu adamı anlayamamıştı…

Resme yöneldiği yıldan ölümüne kadar olan dönemde doğuşundan itibaren var olan ruhsal ve sinirsel rahatsızlıkları artış gösterdi. Bir dönem ressam Gauguin ile beraber yaşadıkları ve başlarda “Hiç bu kadar mutlu olmamıştım” diye tanımladığı o günlerin sonunda, Gauguin ile tartıştıkları bir anın üzerine Van Gogh hırsla kulağını kesmiş ve kestiği kulağını paketleyerek tanıdığı bir kadına hediye eder gibi vermişti. Bu olayı akıl hastanesinde geçen günleri takip etti, orda da resim yapmaya devam etti.



37 yıllık kısacık ömrüne onca başarısızlık sığdıran Vincent Van Gogh’un, bugün baktığımızda ölümüyle sonsuz bir başarı elde ettiğini görüyoruz. İstediği tek şey anlaşılmak olan fakat çağının birkaç adım önünde olduğu için buna nefes aldığı sürece ulaşamamış bu sanat insanının intihar ederken kullandığı silah ölümünden yaklaşık 70 yıl sonra bulunmuş ve 2019 yılında Paris’te açık arttırmayla 162 bin 500 Euro’ya satılmıştır.

Van Gogh

Sanki tutku ve başarısızlığı bir kavanoza koyup çalkalasak ortaya Van Gogh’un hayatı çıkar… Yaşadığı dönemde dâhiliği delilik olarak tanımlanan, yeteneği asla keşfedilememiş bu önemli ressam bugün baktığımızda her ne kadar popüler kültürün bir parçası haline gelmesiyle “tanındığı sanılsa da” aslında bir bakıma anlaşılamamaya devam ediyor… Çünkü sanat, sanatçının duygularını aktarma biçimidir. Bir tablodan yetenek dışında acı, mutluluk vb. duygular okuyabiliyorsanız ancak o zaman o sanatçıyı tanımış olursunuz. Son sözü “Istırap hiç dinmeyecek” olan Vincent Van Gogh anlaşılmayı fazlasıyla hak eden bir sanat insanıdır, anlaşıldığı sanılan değil…



Diğer blog yazıları için tıklayın.

Yazar: Seda Boduç

Editör: Aras Fırat

Yazar: Kitapmeetup